"Devlet mekanizmaları yasaları istismar ederek LGBTİQ+ bireyleri iftiralarla hapse attırıyor.”
Türkiye’de LGBTQ+ bireylere yönelik gözaltı ve tutuklamalar artık yalnızca bir yargı tartışması değil; doğrudan devletin sorumluluğunu gündeme taşıyan ağır bir tabloya işaret ediyor. Ortaya çıkan manzara, devlet gücünün koruma amacıyla değil, belirli kimlikleri baskı altına alan bir araca dönüştürüldüğü yönündeki eleştirileri daha da sertleştiriyor.
Bugün gelinen noktada açık bir suçlama dile getiriliyor:
Devlet, sahip olduğu mekanizmaları adalet üretmek için değil, yasaları istismar ederek LGBTİQ+ bireyleri iftiralarla cezaevine gönderen bir düzenin parçası hâline getiriyor. Bu durum, hukuk devleti ilkesinin yalnızca kâğıt üzerinde kaldığı yönündeki kaygıları derinleştiriyor.
Bir devletin en temel görevi, en kırılgan yurttaşlarını dahi güvence altına almaktır. Ancak insanlar kimlikleri nedeniyle hedef hâline geldiklerini hissediyorsa, burada tarafsızlıktan söz etmek giderek zorlaşır. Hukuk, eşitliği sağlamak yerine korku yaratan bir yapıya dönüşüyorsa, bu yalnızca bir yönetim problemi değil; doğrudan adalet krizidir.
Daha da çarpıcı olan gerçek şudur:
Adaletin seçici uygulandığına dair en küçük kuşku bile toplum ile devlet arasındaki güven bağını parçalar. Çünkü özgürlüklerin bir kesim için askıya alınabildiği bir yerde, hiç kimsenin hakkı tam anlamıyla güvende değildir.
Bu nedenle sorulması gereken soru ertelenemez:
Devlet, yurttaşlarını mı koruyor — yoksa bazılarını sistemin dışında mı bırakıyor?
Hukuk devleti iddiası, yalnızca yasaların varlığıyla değil; o yasaların herkese eşit uygulanmasıyla anlam kazanır. Aksi hâlde güç, adaletin teminatı olmaktan çıkar ve baskının en görünür aracına dönüşür.
Yazan: Göksu Başaran
Reactie plaatsen
Reacties